Yazan: Sibel Şensu – 14.01.2017

Bir zamanlar ben de ergendim. Hayatım sıkıntıyla geçiyor, içim dışımı parçalayıp çıkmak, özgürleşmek, kaçıp gitmek istiyordu. Oysa alıp başımı gidersem beni nelerin beklediğini bilmiyor, ürküyordum. Geleceğim hem apaydınlık hem de karanlıktı. Hangisinin beni ellerini kavuşturmuş beklediğine karar veremiyordum.

Ergenlik yıllarımda babam, onu sadece akşam saatlerinde görsem ve ancak yemek sırasında konuşabilsem de, sapasağlam hayatımdaydı. Çok yoğun çalışıyordu ve muhtemelen uzun aile paylaşımları yaşamaya fırsatı yoktu. Ona, çekinmekle karışık bir saygı duyuyor, belli bir mesafeden dikkatle izliyordum. Sanki her şeyi biliyor gibiydi. Çok okuduğunu, çok düşündüğünü ve olanlar karşısında soğukkanlı yorumlar yaptığını görüyordum.

Akşam yemeği ile sınırlı olan ortak saatlerimiz, o zamanlar küçücük olan kardeşim için bir kabusa dönen tartışmalar ile geçiyordu. Hemen daima siyasi içeriği olan bu tartışmalarda, sakin seyreden bir sohbeti bölen, sinirleneceği çıkışlar yapıyor, öfkelendirene kadar üzerine gidiyordum. Söylediklerine itiraz ediyor, tezlerini, yorumlarını çürütmeye çalışıyordum. Aslında tartıştığım konuların pek çoğunda, kulaktan dolma, sığ bilgilere sahiptim. Gerçek arzum, karşı çıkıyor gibi yaparak konuşmayı uzatmak, merak ettiğim bir konuda ne düşündüğünü öğrenmek, önemsenmekti. Beni çocuk yerine koymamasını, ciddiye almasını, benimle bir yetişkin gibi konuşmasını istiyordum. Belki de istediğim, sadece onunla iletişim kurabilmek, yakınlaşmaktı. Bunun tek yolunun tartışmak olduğunu sanıyordum.

Ben babama ulaşan yolu bulmaya çalışırken, henüz kırklı yaşlarının başında olan babam da bana ulaşabilmenin yolunu aramakta mıydı? Öyle olduğuna içtenlikle inanıyorum. Bizim babalarımızın çoğu, şimdiki babaların aksine, sevgilerini severek göstermeyi öğrenmemişlerdi. Onlar, duyguları ortaya koymanın ayıp veya zayıflık olduğunu sanarak büyümüşlerdi. Ama iç dünyalarında, şimdinin babalarından daha az sevgi dolu olduklarını sanmıyorum; sadece bu sevgiyi dışa vurma şekilleri farklıydı. Babamın beni sevip sevmediğini sorguladığımı, bundan kuşku duyduğumu hiç hatırlamıyorum; beni ve kardeşimi derin bir sevgiyle sevdiğine emindim. Bunun yerine, beni, daha da doğrusu aklımı beğenip beğenmediğini sorgulardım. Babam, bana ihtiyacım olan yanıtı, muhtemelen farkında olmadan, verdi. Fırtınalarla geçen ergenlik yıllarımdan sonra aramızda gizli bir bağ oluşmuştu. Artık bir yetişkin olan bana güvendiğini hissediyordum. Bazen ufak bir göz göze geliş, küçük bir gülümseyiş yetiyordu. Aramızdaki, sözcüklere dökülmeyen bu sır, bana her zaman güç verdi.  

Kendi gençlik yıllarım ile günümüz arasında dağlar kadar fark olmalı elbette. Yine de, şimdinin ergenleri ile bazı ortak duygularımız var. Şimdiki çocuklarda, fiziksel durumu, kazancı veya yaşam şekli ne olursa olsun, sırtlarını dayayabileceklerinden ve sözüne güvenebileceklerinden emin oldukları bir ‘baba’ figürü istiyorlar. Bu kişinin mutlaka gerçek babaları olmaları gerekmiyor.Bazen anne, bazen kardeş, yakın bir akraba veya öğretmen…Sorunları çözerken örnek alacakları veya başları sıkıştığında koşabilecekleri biri. Bakmayın ergenlerin başıboş fişekler gibi sağa sola fırlayıp alev aldıklarına. Aynı zamanda korunup kollanmak ve yaralandıklarında sarmalanmak isterler.

Bir diğer aynı kalan duygu, ‘babaları’ ya da babalarının yerine koydukları kişi tarafından beğenilmek, takdir edilmek, önemsenmek arzusu, ihtiyacı. Bu ihtiyacın zamanında ve yeterince karşılanması halinde çocuk daha özgüvenli, düzgün ilişkiler kurabilen, sağlıklı bir yetişkin olabilir. Birçok yetişkinin uzun yıllarını, varlığını ve değerini kanıtlamak çabasıyla geçirdiğini görmek ne üzücü! Sevilebilmek için olmadık fedakârlıkları yapan ne çok kişi tanıyoruz…

***

Babam, ilahi bir takvimle zamanı dolan diğer babalar gibi somut dünyamdan çekildi, hayallerimde, anılarımda, özlemlerimde kaldı. Onu özenle saklayacağım yere, kalbime yerleşti. Onu yolcu etmek, hayatımda, yakın bir arkadaşıma veda etmek kadar büyük bir boşluk yarattı. Giderken, düşünme biçimimde, hayatı algılama ve sorgulama şeklimde, seçimlerimde, kararlarımda, kısacası varlığımda kendisinden izler bıraktı. 

Bundan böyle, kardeşim ve benim için onu kaybetmiş olmak değil; onu bulmuş olmak, onun var olmuş olması, bize hayat ve kişilik vermiş olması anlamlı olsun isterim…

İşte bu nedenle, iyi ki doğmuşsun babacığım. Doğum Günün Kutlu Olsun!