Çağımızın Vebası "Issız Adam"lar

Yazan: Psk. İpek Şensu - 15.01.2017


Bu konuyla ilgili yazı yazmaya karar verdiğimde internette araştırma yapmaya başladım. Belki inanmayacaksınız ama aynı şeyi tamamen aynı cümlelerle yaşamış onlarca, yüzlerce kadın var internette... Hepsi de ne yapacağını, bu durumla nasıl baş edeceğini bilmeden umutsuzca birbirlerine danışıyorlar. Ezberlenmiş cümleler, aynı kalıplar, aynı olaylar ve farklı erkekler...

“ ‘Beni çok boğuyorsun, kafamı dinlemem lazım’ deyip ortadan kayboldu. Daha bir kaç gün önce evlenince evimize almak istediği mobilyaları anlatıyordu. Saçmalık değil mi bu? Bu yaptığı terbiyesizlik değil de nedir?”

“Bir kaç gün önce tatil planları yapıyorduk. Dün mesaj attı ve benden ayrılmak istediğini söyledi. 2 yıllık ilişkimizi bir mesajla bitirdi.”

“ ‘Seni seviyorum; ama bir ilişkiye hazır değilim’ dedi ve çekti gitti.”

(Bütün bu cümleler, değişik forum sitelerinden alınmış ve etik kurallar gereği değiştirilmiş cümlelerdir.)

Mutluluğun doruğundaki erkeklerin birden bire ortadan kaybolmaları ve söyledikleri bütün o sözleri unutmaları... Kadınlarınsa şaşkınlıkla, kafalarında (çoğunlukla “Neden?”le başlayan) onlarca soruyla kalakalmaları...

Gecelerce düşünüyorlar, kız arkadaşlarına anlatıyorlar ve en sonunda anlaşılıyor ki: Bir ıssız adam vakası daha.

Issız adamlar, aslında, Çağan Irmak’ın “Issız Adam” filminden sonra Türklerin, bağlanma problemi yaşayan erkeklere verdikleri genel bir isim haline geldi. Filmde, baş karakter Alper, 30’lu yaşlarında, bağlanma sorunu yaşayan bir erkek olarak karşımıza çıkıyor. Ada ile karşılaştıktan sonra onu elde etmek için her şeyi yapıyor ve aniden, sevgili oldukları ve hiçbir sorunlarının olmadığı  bir gün, Ada’yı terk ediyor. Sebepsiz...Öylece...

Issız adamlarla ilgili çok güzel bir yazı buldum internette; sevgili Ebrar Güldemler yazmış, bazı kısımlarını sizinle paylaşmak istiyorum. Yalnız olmadığınızı anlamanız için...

Yazınca yazmamak, aradığında hemen açmamak, bazen saatler sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönmek...Yazışmanın ortasında susuveriyor, sense ekrana bakakalıp dakikalar sonra ‘Bize ayrılan sürenin sonuna geldik.’ diyorsun. Espri yapmaya başladıysan, durum fena, acı çekmeye de başladın demektir. ”

“Hastasınız mesela. İşyerinizde ciddi bir sorunla baş ediyorsunuz. Bir şey oldu. Kendi evreninizde bir kriz. Aranmak istiyorsunuz. Aslında o kadar beklentiniz düşük ki; sadece aranmak istiyorsunuz. İhtiyacınızı görsün, bakımınızı sağlasın, sorununuzu çözsün bile değil. Dizi izlerken dahi bir sonraki bölümde ne olduğunu merak ettiğinden, sezon sezon indirip izleyen adamımızın, bazal bir merakla bile olsa, ‘Ne yaptın, nasılsın?’ diye sormasını istiyorsunuz. Adamımız düşünüyor ve tüm kayıtsızlığıyla sessiz kalıyor.”

“En büyük ortak özellikleri, birlikteyken çok eğlenceliler. Zaman geçirmek, sohbetler, her bir ayrıntı çok eğlenceli ve su gibi akıyor. O yuvarlak masalarda birbirimizin sözünü keserek kadın kadına yaptığımız analizlerde hep bu noktada takıldık; ‘Ama bir aradayken çok şahane…’ Yani? Adamın sorunu da zaten tam olarak bu; Anda kalamamak değil, bağ kuramamak.”

“'Sevgilim, bebeğim' diyemiyor olduğu gibi; ‘aşkım’a da alerji duyabilir. Siz bu kelimeyi kullandığınızda, pembe nişan tepsinizi hayal ettiğinizi falan sanıyor gibi bir refleksle buzdağı kesiliyor.

Hayır, normal değil! Hayır, geçmiş travmalarını size aktarma hakkı yok ve hayır, bir gün düzelmeyecek...Unutmayın! Bir manastırda kemale ermeye uğraşan bir derviş değil, sahici bir kadınsınız. Her saygısızlığı da olgunlukla kabul edip devam etmeniz gerekmiyor. Bu düzeyde affedicilik ve sabır, ancak tuvalet eğitimi veren bir anneyseniz işe yarıyor.”

“Yoğunluk girdaplarında kaybolmak. Adamlar hep yoğun, hep yoğun. Siz tek başınıza birkaç çocuk, aileyle ev paylaşmak, okul, yaşam, ev, iş falan idare edebilirken saçlarınızı da onun sevdiği gibi yapmaya zaman ayırıyor olabilirsiniz. Uzmanlar diyor ki; bu “yoğunluk” oyunu da, ilişki kurmasını engelleyen bilinçdışı bir seçim. Çok çalışmak ya da hayatını olgun bir ilişkiye uygun hale bir türlü getirememek...Yani düzelmeyecek.
Çünkü zaten bu durumun doğrudan olarak sizinle ilgisi yok.”



Peki, biraz da işin bilimsel boyutuna bakalım.

“Bağlanma” kavramı, aslında bizim anladığımızın çok daha ötesinde ve bizim anladığımızdan daha karmaşık bir kavram. Bağlanma terimi, psikolojik olarak ilk kez İngiliz Psikiyatrist John Bowlby tarafından kullanılmıştır. Bowlby, altı ile on iki ay arasındaki bebeklerle anneleri arasındaki bağlanma şekillerini gözlemlemiş ve temel olarak dört tane bağlanma modeli olduğunu görmüştür: Güvenli bağlanma, kaygılı bağlanma, kayıtsız bağlanma ve korkulu bağlanma...Bu bağlanma şekilleri, bebeğin stres altındaki davranışlarına göre gruplandırılmıştır.

Bowlby’den sonra Cindy Hazan ve Philip Shaver, Bowlby’nin bağlanma teorisini ilerletmiş ve romantik ilişkilerle olan bağlantısına bakmışlardır. Yaptıkları gözlemler sonucunda, kişinin anneleri ile geliştirdikleri bağlanma şekliyle partnerleri ile geliştirdikleri bağlanma şekillerinin benzerlik gösterdiğini görmüşlerdir.

Güvenli bağlanma
geliştirmiş bireyler, karşılarındaki kişiye rahatça güvenebilirler. Yalnız kalmak gibi bir endişeleri yoktur. Diğer bağlanma stillerindeki kişilere göre partnerlerine daha kolay uyum sağlarlar, onlarla hem yakınlık kurarlar hem de kendi bağımsızlıklarını koruyabilirler.

Kaygılı bağlanma geliştirmiş kişiler, yakınlık görmek isteseler de terk edilmekten korktukları için yakınlıktan uzak dururlar; yine de partnerlerinin yeterince ilgi göstermediklerinden şikayetçi olabilirler. İlişkileri kısa süreli olabilir; çünkü terk edilmekten korktukları için, terk edilmektense terk etmeyi tercih edebilirler. Partnerlerinin davranışlarını olumsuz değerlendirmeye meyillidirler. İlişkilerde oldukça yoğun öfke yaşayabilirler. Partnerlerini kontrol etmeye çalışırlar. İlişki sırasında duygusal iniş çıkışlar yaşarlar, terk edildiklerinde yoğun bir acı duyarlar.

Kayıtsız bağlanma geliştirmiş kişiler, bağımsızlık ve özgürlüklerine o kadar düşkündürler ki, bu durum onların yakın ilişki kurmalarını engelleyebilir. Hislerini saklamaya ve bastırmaya meyillidirler. Reddedilme korkusu yaşadıkları için, yakın ilişkilere girmekten kaçınırlar.

Korkulu bağlanma geliştirmiş kişiler, başkalarına güvenmediklerinden yakın ilişki kurmak istemezler. Yakın ilişki kavramı ile ilgili karmaşık düşünceleri vardır. Üzüleceklerini düşünürler. Kendilerini değer verilmeye layık görmezler.

Issız adamların, geçmişte anneleriyle kaygılı bağlanma stilini geliştirmiş oldukları, bir teori. Bir diğer teori de, ki bu herkesin tahmin edebileceği ve büyük ihtimalle ilk akla gelen teori, geçmişlerinde çok büyük bir aşk acısı çekmiş, bir darbe yemiş oldukları ve o ilişkiden sonra bir daha hiçbir kadına ve kendilerine güvenemedikleri, aynı senaryonun tekrar edeceğinden korkmaları.

Okuduğum her blog yazısında istisnasız aynı şey var: Neden erkekler bir türlü bu “travma”ları unutamıyorlar da, kadınlar her acının üstünü çizip yeni ilişkilerine yenilenmiş, enerji dolu, güvenle başlayabiliyorlar? Erkeklerin acısı kadınların yaşadığından daha güçlü olduğu için mi? Tabii ki hayır.

“Her ‘yenilgi’den sonra parlak bir lastik top gibi yeniden havalara sıçrayacak enerjiyi nereden buluyor kadınlar ve erkekler neden, nereden bulamıyor? Hemen hemen her kadın, ilerleyebilecek kadar kulaç atmayı becerirken, ortalama günümüz şehirli erkeğinin rıhtıma vurmuş yaralı balık enerjisizliğinin sebebi ne?”

İlişkiler, belirsizlikler içinde başlıyor ve yine belirsizlikler içinde bitiyor. Aradaki güzel, mutlu anılar kadınların kafasını karıştırıyor, erkeklere güvenmelerine neden oluyor. Issız adamlar ise ilişkiyi bitirmek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Sevgi ve nefret arasında gidip geliyorlar ve sevgililerinin onları sevip sevmediğinden bir türlü emin olamıyorlar. Sürekli sevildiklerini duymaya çalışıyorlar. Sevildiklerini duyduklarında da bunu küçümseyip, bununla alay ediyorlar.

Peki, geldik asıl can alıcı soruya: Ne yapmalı?

Kadınlar genelde, erkekleri “daha sağlıklı”, “daha iyi” yapmak gibi bir misyon ediniyorlar. Doğalarından gelen bir şey bu, içgüdüsel... Partnerlerini “iyileştirmeye” çalışmak, onların görevi gibi.

Ancak ne yazık ki her kadın, günün birinde bu durumun böyle olmadığını acı tecrübelerle kabulleniyor. Sizin sağlıklı bağlar kurmuş olmanızın karşınızdakini iyileştirici bir etkisi olmayabiliyor. Siz, büyük bir olasılıkla, karşınızdakini değiştirecek, iyileştirecek ve daha sağlıklı yapacak kişi olmuyorsunuz. Ya da yeterince emek vermeniz, onun bu ilişkiye güveneceği ve size bağlı kalacağı anlamına gelmiyor ne yazık ki. O yüzden, sorunu kendinizde aramayın. Sorun bu sefer gerçekten de sizde değil, onlarda...

Ama siz kendiniz için bir şey yapabilirsiniz. Siz onlar gibi olmayın. Saflığınızı koruyun. Siz busunuz; insanlara güvenirsiniz, her seferinde yeniden güvenirsiniz. Her seferinde yeniden başlarsınız sevmeye, değer vermeye...

“Ayrıca tüm bu cesaret, kırılganlık ve sahicilik, gerçekten yaşadığım, soluk aldığım ve insan olduğum anlamına geliyor. İyi ki yaşıyorum, iyi ki bahar ve iyi ki baharda açan çiçekler var! Aradaki devedikenlerine dikkat edeceğiz, hepsi bu kadar!”

Kaynaklar:
http://blogcuanne.com/2016/05/04/issiz-adamlar-ve-hayatta-kalma-rehberi/ 
(Ebrar Güldemler’in yazısının tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz. Ayrıca kendisine yazısından alıntı yapmama izin verdiği için çok teşekkür ederim. )