Yazan: Dr. Sibel Şensu – 16 Eylül 2017

Hatay, gidilecek yerler listelerimizin ilk sıralarında yer almayı sonuna kadar hak ediyor. Güzel ülkemiz farklı coğrafi ve kültürel zenginlikleri ile bize sonsuz tatil seçeneği sunmakta. Ne şanslıyız ki, tatili deniz kenarında yatmaktan ibaret sanmayanlar için keşfedilmeyi bekleyen sayılamayacak kadar çok yer var.

Ülkemizin batısında olanlara çok uzaktaymış gibi gelebilir, ama örneğin İstanbul’dan, Pegasus’un 80 TL’ ye kadar inen (Eylül 2017) uçak biletleri ile 1 saatten biraz uzun sürede Hatay’a varmak mümkün.

Hatay’da yetişkinlerin ilgisini çekecek pek çok şey sayabiliriz de, peki ya ergenlik çağındaki çocuklarımızla yapılacak bir Hatay gezisi? Bu gezinin “iyi ki yapmışız” diye anımsanması için birkaç ipucu ister misiniz? 

Diyelim ki, ergenlik çağındaki çocuklarınız ile Hatay’ın güzelim havalimanına indiniz; zarif mimarisi ile sizi bembeyaz bir terminal binası karşılar.

Mimarlar, bu binada “gölgenin tasarımını” yaptıklarını söylerler. Derler ki, binanın hava tarafında ve kara tarafında birer saçak ve bu iki taraf arasında iç bahçeler bulunur.


Check-in işlemlerini yaptıran yolcular iç bahçe ile iç içe olurlar, içleri açılsın diye. Siz de bavulunuzu almak için terminalde yürürken aydınlıkla ve ferahlıkla içiniz açılır.

Muhtemelen mevsim bahar ya da yazın başıdır. Haziran ayındaysanız 28 – 29 °C’lik bir sıcaklığa çıkar, kapıda bekleyen Havaş otobüsüne binersiniz. Yol boyu öğrenci yurtlarının çokluğu dikkatinizi çeker. Buralarda Mustafa Kemal Üniversitesi’nin öğrencileri kalırlar.

Heyecanınızı çocuklarınızla paylaşmak istersiniz;

Burada, ülkemin tam ucunda bir yerdeyim. Üstelik bu yörenin tüm medeniyetlerinin gelip geçtiği, hepsinden izler kalmış bir yerde… 

Milattan yüzbin yıl kadar öncesine ilişkin yerleşim izleri bulunan;

Seleukos kralı I. Seleucus’un babasının adına Antiokhea adlı yeni bir şehir kurduğu;

Romalılar, İranlılar ve Bizanslılardan sonra M.S. 600’lerde Arapların ve daha sonra Selçukluların yerleştiği;

1098’den sonra 200 yıl kadar Haçlıları konuk eden;

sonra Osmanlı hakimiyetine giren;

1. Dünya Savaşı sonrasında Fransız işgaline uğrayan;

1936’da Atatürk tarafından Hatay adı verilen ve Anavatan ile birleşen güzel Hatay’dayım.

Üç semavi dinin birlikte yaşadığı, barış, kardeşlik ve hoşgörü kentinde…

Yaklaşık 40 dakikada Hatay’ın merkez ilçesi Antakya’ya varır, otelinize eşyalarınızı bırakır, merakla gezmeye çıkarsınız. İlk gün şehir içinde yürüyerek dolaşmayı tercih edersiniz.

Antakya’nın ortasından Asi nehri akar. Lübnan’dan başlayan bu nehir, Antakya dahil olmak üzere Hatay’ın bir kısmını kateder ve kıvrılıp Akdeniz’e ulaşır. Asırlara meydan okumuş, görmüş geçirmiş, göz önünde olmasına rağmen ihmale uğramış ama yine de mağrur akar yanı başınızdan. Siz gidene kadar nehri temizleme çalışmalarının bittiğini, çevresinin düzenlendiğini, hak ettiği ilgiye kavuştuğunu, şenlendiğini ve sizin de nehre bakan bir çay bahçesinde limonatalarınızı içmekte olduğunuzu hayal edelim.

Çocuklar bununla yetinmeyip bir an önce şu hep sözü edilen künefenin de tadına bakmak isteyebilirler. O zaman yerinizden kalkar, biraz yürür, diyelim ki Çınaraltı Künefe’ye Yusuf Usta’nın Yeri’ne gidersiniz. Burada künefe, odun ateşinde kocaman bir tepside pişirilir. Peyniri bol, kadayıfı ince, şerbeti tam da olması gerektiği gibidir. Bu koca tepsiden bir dilim kesilir, tabağınıza konur. Üzerine de fıstık serpilir.

Tatlınızı da yedikten sonra biraz dolaşma zamanı gelmiştir. Çocukları şehrin eski sokaklarına götürür, fırsat bu fırsat, kültürel mirasın korunmasının gerekliliği hakkında konuşursunuz. Onlara uygar toplumları uygarlaşamamış olanlardan ayıran özelliklerden birinin, topraklarından geçen toplumların izlerini özenle, birer mücevher gibi koruyup sonraki kuşaklara aktarmaları olduğunu anlatırsınız. İki yüz yıllık geçmişe sahip eski şehrin, tek arabanın zor geçtiği daracık sokaklarında dip dibe duran evlerde hayat devam eder.

Sokak aralarında çocuklar oynar, başıboş kediler dolanır, kadınlar kapı önlerinde sohbete oturur. Fırına pide almaya gönderilmiş bir çocuk şaşkınca size bakarak yanınızdan geçer, köşeyi dönüp kaybolur. Bir sokak diğerini keser, biri diğerine açılır, kemerlerin altından geçersiniz. Kapıların ardında ne olduğunu merak ederseniz, bir aralıktan içeri göz atarsınız. O zaman, kapının gerisinde bir avlu veya dar bir geçit olduğunu, asıl ev kapısının daha içerde bulunduğunu fark edersiniz.

Siz fotoğraf makinanızla bu sokaklarda saatler geçirebilirsiniz ama çocuklar sıkılmaya başlarlar. O zaman Affan Kahvesi’ne gidebilirsiniz. Habib-i Neccar Camii‘nin hemen ilerisinde, Sveyka Restoran’ı geçince köşededir. Yüksek tavanlı bu tarihi kahvede tahta sandalyelere oturur, birer haytalı söylersiniz. Dibinde su muhallebisi, üstünde dondurma olan ve gül suyu boca edilmiş bu tatlıyı çocuklar afiyetle yerler.

Sırası gelmişken, onlara Habib-i Neccar Camii’nin, ülkemizin sınırları içindeki en eski cami olduğunu anlatırsınız. ‘Neccar’ın marangoz demek olduğunu, camiye adını veren kişinin bir marangoz olduğunu, rivayete göre, Romalılar zamanında Hz. İsa’nın putperest Romalıları Hristiyan dinine geçirmek istediğini, Habib-i Neccar’ın destek olmaya geldiğini ama öldürüldüğünü, şimdi tam o yerde bir cami olduğunu, ama içinde Hristiyanlar için kutsal kişilerin de gömülü bulunduğunu eklersiniz.

İşte“, dersiniz, “her dinden kişinin dostça, kardeşçe yan yana yaşabileceğinin kanıtlarından biri daha.

Çocuklar acıkınca, birçok lokanta seçeneğinden birinde karar kılar, mutlaka yoğurt aşı çorbası, tepsi kebabı, humus, oruk yani içli köfte, kağıt kebabı ve abagannuş istersiniz.

Tıka basa doyduktan sonra sıra ünlü Arkeoloji Müzesi’ne gelir. Çocuklara, bu müzenin 35 binden fazla eserle dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi olduğunu (birinciliği Gaziantep’teki Zeugma Müzesi’nin kaptığını), mozaiklerin M.S 2. ve 6. yüzyıllar arasındaki 400 yıllık döneme ait olduğunu anlatmanız iyi olur. Çocuklar mozaiğin ne işe yaradığını bilemeyeceklerdir. Onlara bu mozaiklerin, o zamanki evlerin, sarayların tabanlarını süslediğini söylersiniz. O devrin insanları, küçücük taşları birbirine ekleyerek ne kadar güzel resimler ortaya çıkarmış, ne kadar ince ve emek isteyen bir iş yapmışlardır…

Bu mozaiklerde, mitolojik öyküler anlatılmakta olduğunu, o evlerde yaşayanların ilgi alanlarını, zevklerini yansıttığını gösterirsiniz; belki de çocuklarınızla birlikte, her mozaiğin önünde durur, o ailenin özellikleri hakkında fikir yürütürsünüz.

Talassa Deniz Mozaiği

Talassa figürünün bir elinde kürek, diğer elinde ise yunus balığı var. Figürün çevresinde, denizde yaşayan çeşitli canlılar, yunus üzerinde çocuklar ve balık tutan insanlar görünüyor.

Eros ve Psykhe Mozaiği

Sağda bir ağacın altında Eros uyuyor. Solda ise elinde yay olan Psykhe, ağaçtaki ok sadağına uzanmakta.

Zenci Balıkçı Mozaiği

Zenci balıkçı figürünün omzunda, iki ucuna file asılı bir sopa bulunmakta. Balıkçı figürü, ayrıca elinde iki tane ince ve uzun sopa tutmakta.

Akşam olmuş, dolu dolu bir gün geçirmiş, güzel bir uykuyu hak etmişsinizdir.

Ertesi gün, şehrin 3 km dışındaki Sen Piyer Kilisesi’ne gidersiniz. Arabanız olmadığını varsayarsak, sıkça geçen belediye otobüslerinden birine atlar, kilisenin önünde inersiniz.


M.S. 40 yılından kalan ve önce mağara olup sonra kilise haline getirilen bu küçük ve sade mekan, ilk kiliselerden olması nedeniyle Hristiyan alemi için çok önemli.
 Her 29 Haziran’da, dünyanın birçok yerinden gelen Hristiyanlar buradaki ayine katılıyor, kendi inançlarına göre hacı oluyorlar. Bu küçücük mekanın insanlık tarihi açısından önemini, farklı inançlara saygı duymanın ve bu tarihi mekanları korumanın değerini çocuklarınızla bir daha konuşursunuz.

Ulaşım sorununu çözdüyseniz, çocuklarınızı şelaleleri ve defnesi ile ünlü Harbiye’ye ve kıyı kasabasıSamandağ’a götürebilirsiniz. Hatta ülkemizin son Ermeni köyü olan Vakıflı’ya ve taş evleri ve kocaman çınar ağacı ile sizi karşılayacak Hıdırlı’ya uğrayabilirsiniz.

Antakya’ya döndüğünüzde şehirde bir kez daha gezer, bir diğer semavi dinin simgesi sinagogu ararsınız.Antakya Yahudilerinin, 2000 yıl önce, Anadolu’da yerleşen Yahudilerin ilki olduğunuöğrenmişsinizdir. İlk kilise ve ilk camiden sonra ilk sinagog da buradadır demek ki. Sinagogun bulunduğu Kurtuluş Caddesi, Antakya’nın en eski caddesidir ve tarihi eserlerin çoğu burada yer almıştır. Tarihte ilk aydınlatılan caddenin de burası olduğu söylenir.

Çocuklarınızın bu ilk Hatay gezisi onlara farklılıklarla zenginleştiğimizi gösterecek ve kuşkusuz, dünyayı ve ülkemizi sevip anlamalarına katkıda bulunacaktır.

Belki de kahve molası verdiğiniz bir yerde size neden Hatay’a geldiğinizi soran birkaç gençle karşılaşacak ve alelacele verdiğiniz cevaplardan hoşnut kalmayacaksınız.


Sonra kendi kendinize doğru cevabı vereceksiniz;

Geldik çünkü, çocuklarımız için ülkemizin ucundaki bu toprakların haritada bir şekil değil bir gerçeklik olmasını istedik. 

Ülkemizin zenginlikleri ile gururlanabilmelerini, farklılıklara nasıl hoşgörü ile yaklaşıldığını ve keskin inanç ve yaşam tarzı farklarına rağmen dost ve kardeş olunabileceğini görmelerini istedik.

Dünyanın en büyük mozaik müzelerinden birini gezmelerini ve nefis tatları yerinde tatmalarını istedik.

Öğrenmenin, keşfetmenin, düşünmenin ve sorgulamanın zevkine varmalarını istedik.

Hatay, bunların hepsini yapabileceğimiz yurt köşelerinden biri. Gelmesek olmazdı…

Yasal Uyarı: Her hakkı www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.