Yazan: Ece Gökyar – 24 Nisan 2017

Geçenlerde yolumuz İzmir’e düştü. Sadece üç günlüğüne de olsa, bu güzel şehrimizde olağan gündelik yaşantımıza keyifli bir es vermiş olduk.

Yanımızda 13 ve 10 yaşlarında iki genç eşliğinde üç gün içerisinde İzmir ve çevresinde biz neler yaptık, size de fikir vermek için şimdi filmi bir miktar geriye saralım.

Önceden hava tahminlerine bakıp aldanmamak lazım…Güneş gökyüzünden pırıltılı gülücüklerle size eşlik ediyor gibi görünse de, Şubat başında İzmir, hele de deniz kenarında Kordon boyunca yürüyorsanız, bildiğiniz buz olabiliyormuş. Neyse ki tedarikliyiz, atkılar, eldivenler, başlıklar her şeyimiz tastamam, uzun mu uzun yürüyüşlere hazırız.

Alsancak yönüne doğru otelden çıkıp yürümeye başlıyoruz. Geniş bulvarlarıyla İzmir, insana kendini yurtdışında geziyormuş gibi hissettiren bir şehir. Yolumuzun üzerinde Pasaport Vapur İskelesi’ne demirlemiş Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi.

Uzun yıllar İstanbul Boğazı’nda Şehir Hatları Vapuru olarak görev aldıktan sonra, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın hatırasını yaşatmak üzere İzmir’e gelmiş.

Yüzer gemi olma özelliğini taşımasının yanısıra, eskiden kurtarma gemilerinde kullanılan pusula, dümen, fişek, sıhhi ekipmanlar, haritalar, mutfak malzemeleri ve daha pek çok parçanın sergilendiği, denizi ve denizciliği sevdirme konusunda eğitim niteliği taşıyan bir müze haline getirilmiş.

Gemiden, Zübeyde Hanım’ın yanından ayrılırmışcasına bir saygı ve sükunetle karaya çıkıyoruz.

Kordon boyunca yeme içme hizmeti veren sıra sıra dükkanların önünden yürümeye devam ediyoruz. Özellikle gençlerin yoğun olduğu bu mekanların önünde uzanan parke taşlı araba yolunun hemen kenarı park etmiş araçlarla dolu. Bundan 20 yıl önce geldiğimiz İzmir’e pek de benzemiyor. Yeşil alanlar, bisiklet ve yürüyüş yolları yapılmış.

Çimenlerde gençler halinden memnun, kimisi şarkılar söylüyor, kimisi çiğdem çitliyor. Ah keşke çiğdemlerin kabuklarını da yere atmasa insanlar…

Sahilde yürümeye devam ederken aklımız, İzmir Atatürk Müzesi’nde. İzmir’e varış saatimizi düşününce, kapanmasına az bir zaman var ve ziyaretimizi bugün yapmış olmayı istiyoruz; Atamıza duyduğumuz saygının yansıması da diyebiliriz bu arzuya.

Atatürk’ün İzmir’e gelişinin 19. yılına rastlayan 11 Eylül 1941 tarihinde törenle halka açılan müze binası, 9 Eylül 1922’de sahibi tarafından terk edilmiş ve İzmir’e giren Türk Ordusu’nca karargâh olarak kullanılmış.

Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi esnasında şahsi çalışmalarını burada yürütmüş ve 1930-1934 yılları arasında İzmir’e her gelişinde hep bu evde kalmış. İçeri girip sağdaki odaya yöneliyoruz. Barkovizyondaki görüntüler, İzmir’in kurtuluş mücadelesi ve Büyük İzmir Yangını’na ait. Duygulanmamak elde değil!

Her bir odası ayrı bir temaya ayrılmış olan müzeyi gezerken, yakın geçmişte İzmir dahil bu topraklarda verilen mücadelenin önemini bir kez daha ta içimizde hissediyoruz. Atatürk’ün çalışma odası, yatağı, berber odası, giysileri, fötr şapkası, eldivenleri, en küçük bir detay bile çok kıymetli.

Atatürk Müzesi’nden ayrılırken, yaşamı her yönüyle dolu dolu yaşamış sahici bir insanın hatıralarıyla tarih sayfalarında derin bir geziye çıkmış gibi hissediyorum kendimi.

İzmir’de güneş batmak üzere. Günümüzün son durağı, Konak Meydanı’na yakın bir konumda olan Konak Pier. 1890 yılında ünlü Fransız mimar Gustave Eiffel tarafından gümrük binası olarak inşa edilen bu taş bina, Avrupa ülkeleriyle deniz ticaretinin yapıldığı limana yakınmış. Günümüzde de bulunduğu yerde özel bir değere sahip bu yapının içini görmeden, kafeteryaların birinde bir yorgunluk kahvesi içmeden geçip gitmek istemiyorsunuz. Şu anda alışveriş merkezi olarak kullanılan Konak Pier’de sinema ve bir kitabevi de bulunuyor. Vitrinde sergilenen iki kitap gözümden kaçmıyor; “Smryna’nın Gözyaşları” ve “Ağlama Smryna Döneceğim”. Kitapların yazarı Gülseren Engin’in bu kitabevinde önümüzdeki günlerde imza günü olduğunu görmek, kitaplara ve kitabevlerine karşı iflah olmaz bir zaafı olan benim gibi biri için çok cezbedici, ancak o tarihlerde çoktan ayrılmış olacağız bu güzel şehirden.

İzmir’de ikinci günümüzde hedefimiz çevreyi gezmek. Arabaya atlayıp Urla’nın Bademler Köyü’ne yol alıyoruz. Notlarımızda, özellikle Bademler Köyü’nü mutlaka görmek isteyeceğimiz detaylar var. Bunlardan ilki, Bademler Köy Tiyatrosu.

Ülkemizin ilk ve tek köy tiyatrosu olması özelliğine sahip olan 80 yıllık bu tiyatroda sahnelenen tiyatro eserlerinde köyün her yaştan sakini rol alıyormuş. Gündüz tarlalarda çalışan köy halkı, akşamları provalara katılıyormuş.

Enteresan bir bilgi daha… Necati Cumalı’nın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan ve Berlin Film Festivali’nde kazandığı Altın Ayı Ödülü ile Türk Sinemasının uluslararası alandaki ilk ödüllü filmi olan 1963 yapımı “Susuz Yaz”, Urla’nın Bademler Köyü’nde çekilmiş.

Köyden ayrılmadan önce son bir durağımız daha var, o da yine bu köyde yer alan Musa Baran Çocuk Oyuncakları Müzesi. Köyün turistik bir özelliği olmaması nedeniyle belki de, müze her daim açık değil. Neyse ki birkaç kişinin yardımıyla müzenin anahtarına ulaşıyoruz. Kendisi de aynı köyden olan Arkeolog Musa Baran, köyün meydanında bulunan evini, ilkel oyuncaklardan tutun da yıllar öncesinin basit ama sevimli oyuncaklarına kadar onlarca parçanın sergilendiği bir müze haline getirmiş.

Özellikle araştırmacılar için kaynak teşkil edebilecek bu minik ama değerli müzeyi, yine her bir köşesini kırılacak eşyaya gösterilen özenle inceliyor ve Bademler Köyü’nü geride bırakıyoruz.

Önümüzdeki yol bizi, Seferihisar’ın bir semti ve kale içi yerleşimleri arasında önemli bir yere sahip olan liman kasabası Sığacık’a götürüyor. Adını son günlerin “Olanlar Oldu” filmiyle de duyduğumuz Sığacık’ı soğuk ama apaçık güneşli bir Ege gününde geziyoruz. Önce kale surlarına tırmanıp, önümüzde uzanan yat limanı ve ötesindeki mavilikleri seyrediyoruz.

Daracık sokak aralarında gezintiye çıktığımızda, tüm evlerin restore edilmiş, son derece temiz ve düzenli görünümlerinden adeta büyüleniyorum.

Ara sokaklar bizi az önce bahsettiğim filmin çekildiği sete götürüyor. Hemen yanıbaşındaki pansiyonun sahibi, evin önüne attığı bir sandalyede güneşin tadını çıkarıyor. Hem kendisinin hem de eşinin filmde rol aldığını öğrenmek yüzümüzde tebessüm oluşturuyor, belli ki kendisi de yaptığı işten son derece memnun.

Sahilde birkaç lokanta, yöreyi gezmeye gelen turistlere hizmet veriyor. Biz de bu şirin balıkçı kasabasında bu hizmeti seve seve alanlardanız.

Gece karanlık çöktüğünde, İzmir’in meşhur boyoz fırınının açık olmasını diliyerek Alsancak’a doğru yeniden yürüyüşe geçiyoruz. Ne yazık ki hevesimiz kursağımızda kalıyor, belli ki akşamları İzmir’de boyoz yenmiyor. Yine de eli boş değiliz; hemen karşısındaki lokanta, türlü çeşit yemeği ve neredeyse bizim için hazırladığı çorbalarıyla pek cezbedici. Aralarından bir tanesi midenizin bayram etmesine yeter de artar bile.

İzmir’de pırıl pırıl güneşli yeni bir güne daha uyanıyoruz, ne güzel! Bugünümüzü yine İzmir’in merkezinde geçirmeyi planladık. Elbette ilk işimiz sahile yürümek ve Konak Meydanı’ndaki meşhur Saat Kulesi’nin çevresinde güvercinlere yem vermek. Gençler bu işi üstlenirken, ben de banklardan birine kurulup güneşten doyasıya faydalanmayı tercih ediyorum.

Ardından harıl harıl kumrularını hazırlamakla meşgul gevrekçilerden “Kumru ve boyoz yemeden İzmir’den ayrılmak olmaz!” diyerek, bizim gençlerin eline birer boyoz tutuşturuyorum.

Yüzlerine kan geliyor ve böylece Varyant üzerinden yokuş yukarı tırmanıp büyülü kent İzmir’i geride bırakarak Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi’ne gidiyoruz.

Müzenin resmi web sitesinde yazan şu bilgileri aynen paylaşmak istiyorum. “Dünya Tarihi, oyuncak tarihidir. Çünkü oyunlar ve oyuncaklar, bir milletin kültürel tarihinin en önemli tanıklarıdır. Tarihin seyri önce oyuncaklara yansır.

Dünya tarihini, oyuncakları tek tek inceleyerek zihnimizde bir kez daha yaşarken, tüm bu gelişmelerin oyuncak yapımcılarını, aileleri ve nihayet çocukları nasıl etkilediğine şaşırmamak imkansız. Yaşamın kodları oyuncaklara gizlenmiş adeta…

Dönüş yolunda Kemeraltı Çarşısı’nda da şöyle bir turlayıp, İzmir’de sıklıkla önünüze çıkan Şembali ve Halep tatlılarını tatmadan, midye dolmasını ve söğüşünü yemeden dönmeyin derim. Minik de bir oturma yeri bulursanız, yaşamın küçük sürprizleriyle yetinen gönlü tok bir insansınız demektir, keyfini çıkarın!

Veee Karşıyaka’ya gitmek üzere Pasaport İskelesi’ndeyiz. Kısa bir deniz otobüsü seyahatiyle, İzmir’in başka bir keyifli yüzü karşımıza çıkıyor. Yine hareketli, yine kalabalık, yine yaşayan bir şehir gözümüzün önünde. Sahil boyunca yürüyüş yapıp biraz da dinlendikten sonra, büyük bir kalabalık eşliğinde bu sefer Alsancak İskelesi’ne dönüyoruz.

Dileğimiz, şimdi ünlü boyoz fırınını açık bulmak ve hemen yakınındaki Neşe ve Karikatür Müzesi’ni gezmek. Ne mutlu ki, boyozla türlü türlü tatlar yaratan, hatta bir tık ötesine geçip, dilediğiniz yere online dondurulmuş boyoz satışı da gerçekleştiren fırınımız açık. O zaman kısa bir moladan sonra Alsancak’ın Yüzbaşı Şerafettin Bey Sokağı’nda bulunan Neşeli Müze’yi gezebiliriz.

Mizahın eleştirel olduğu kadar, barışçıl ve birleştirici yönlerini de kullanarak neşeli bir kültür kurumu yaratılması amaçlanan Neşe ve Karikatür Müzesi’nde, Türk ve dünya çizerlerinin eserleri sergileniyor. Giriş katında yer alan Halit Şekerci Karikatür Sergisi’ndeki her eser, bir diğerinden derin anlamlar içeriyor.

İki kat arasındaki merdivenlerden çıkarken, ülkemizin yetiştirdiği karikatür çizerlerini tek tek selamlıyoruz; Oğuz Aral, Altan Erbulak, Abidin Dino, Ferruh Doğan, Turhan Selçuk, İsmail Gülgeç, Semih Balcıoğlu, Nehar Tüblek ve nicesi…

İsmail Gülgeç’in karikatüründeki şu sözlere ayrıca bir takılıyorum: “Düşünüyorum, öyleyse neden AYIYIM?” Aklımızdaki bütün soruların yanıtları olsaydı keşke….

Ve alt kata inerken duvarlarda yer alan ülkemizin Karagöz, Diyojen, Kalem gibi ilk mizah dergileri…

Müzedeki her bir eseri tek tek özenle incelediğinizde, koskoca bir başka dünya ile daha karşılaşıyorsunuz. Karikatür ve mizah, tıpkı oyun ve oyuncak gibi zihninizde pek çok pencere daha açıyor.

İzmir’deki son gecemizde Alsancak’taki Atatürk Heykeli’nin önünden yürüyerek kaldığımız otele geri dönüyoruz.

Aklımızda daha yapılacak çok şey, görülecek çok mekan var ve belli ki İzmir’e daha pek çok sefer düzenlemek kaçınılmaz.

Geri dönüş yolculuğumuza gri bulutlar eşlik ediyor. Son durağımız, 20 yıl öncesine göre oldukça değişmiş bulduğumuz İzmir’in Foça ilçesi.

Sahildeki meydana geldiğimizde “algıda seçicilik” denilen şey oluyor ve kafelerin arasına yerleştirilmiş mini bir kütüphane görünce gözlerime inanamıyorum. Yüzüm aydınlanıyor birden ve bu görüntüyü kaydetmek istiyorum.

Gelişimiyle bizi bir miktar şaşırtan Foça sahilini, çiseleyen yağmur altında geziyoruz. Foça’nın eski evlerinin sıralandığı sahilde yürürken aklım, bu evlerin sarıp sarmaladığı geçmiş hayatlarda…

Dürüst olacağım ve İstanbul’a doğru yola çıktığımızda, aklımın da kalbimin de Ege’de kaldığını inkar etmeyeceğim…

Yasal Uyarı: Her hakkı www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.