Şu anda buradaysanız, “okumanın ve edebiyatın değerini” biliyorsunuz ve hatta vazgeçilmez bir tutkuyla bağlısınız demektir. Bu nedenle “okuma alışkanlığının küçük yaşta evde başladığını ve okul hayatında pekiştiğini” anlatmanın, okuyan bir toplum olmanın (olamamanın) sonuçlarından söz etmenin gereği yok, elbette.

Bu yazıya konu olan ve aşağıda sunduğumuz “deneme”de Ayfer Tunç’un, ergenlik döneminde okuduğu ve çok etkilendiği bir Orhan Kemal öyküsü olan “Çikolata”yı inceleyişine tanık olacağız.


Kendisi, öykü üzerinden bize, insan olmanın önemli bir değeri olan “merhamet” kavramını anlatacak. Hem de güzel bir “düşünerek okuma” egzersizine tanık olacağız.

Belki birazdan üzerinde konuşulacak öyküyü, “Çikolata“yı okumuşsunuzdur. Değilse, bekleyin… Kısa bir süre sonra Süper Ergen’de birlikte okuyalım.  


MERHAMET (Ayfer Tunç)

Bazı çocukların, buluğ çağına girdiklerinde kemiklerinin hızlı uzamasından dolayı, özellikle geceleri acı çektiklerini, çok ender de olsa, bazılarında bu kemik ağrılarının ilaçla dindirilmesi gerekecek kadar artabildiğini öğrendiğimde; büyümeyi çok etkileyici hatta şiirsel bulmuştum. Her açıdan ağrılı olan o çağ, henüz olgun bir varlık kabul edilmeyen bedene, büyümekte olduğu müjdesini canını yakarak veriyordu. Acıyla hazzın geçimsiz kardeşliğine ilişkin, üstünde pek de ayrıntılı düşünmediğim genel hislerimin bir onayı oldu bu bilgi benim için.

Sonra, ben de büyürken böyle bedensel acılar çektim mi diye hatırlamaya çalıştım. Hayır. İlkokulu bitirdiğim yaz alınan bisiklete sekiz saat aralıksız binişimden sonra, gece boyunca, bütün kemiklerimin ağrımasının dışında, hatırlayabildiğim bir kemik ağrısı yok. Acıyla hazzın geçimsiz kardeşliğine ilişkin en kayda değer anımdı bu, o sekiz saatten sonra ağrılar içinde yatarken, yüzüm, gün boyunca bisiklete binmenin ve ertesi gün yine de binecek olmanın verdiği hazla, acıya meydan okuyor, gülüyordu. Ama bu, büyüme ağrısı değildi.

Büyümenin, insan oluşun aşamaları bedensel acılarla değil, sarsıcı ruhsal karşılaşmalarla yazıldı bende. Merhametle karşılaşmam gibi.

Her çocuk, çocukluğunun bir yerinde merhameti öğrenir. İçine tanımadığı bir eziklik veren bu duygudan hem hoşlanır, hem tekrarından korkar; tıpkı büyümenin işareti bedensel acılar gibi. Çekilmese iyidir ama, çekilmesi halinde büyümeye ulaşılacaktır.

Merhameti öğrenmek, insan olmanın, farkında olmadığımız, ama katı ve etkisi uzun süren ruhsal basamaklarından biridir. İçimizdeki üzüntü kafamızı karıştırır, elimizde olmadan, merhamet duyduğumuz öznenin yerine koyarız kendimizi. Merhametin öznesinin yerine kendimizi koymak, içimizdeki ezikliği artırır, hatta korkutur. Ama güven de verir. Bu ezici halin öznesi biz değilizdir. Öte yandan, hayatımız boyunca sürecek bir ruhsal yola adım atmış oluruz böylece, bundan sonra, duygularımızı, aşklarımızı, kırıklıklarımızı, yaşadığımızın bizde bıraktığı izleri başkalarınınki ile karşılaştıracak, yaralarımızı böyle ölçecek, benliğimizi başkalarının benliklerinin üstüne koyarak bakacak ve hayatımızın anlam boşluğunu doldurabilmek için, sürekli değişen, değiştiği için arama çabalarımızın bir türlü sonuca varamadığı bir kerterizi arayacağızdır.

Merhamet, ilk karşılaşıldığında ağır etki bırakan duygulardandır. Ama merhameti öğrenmenin zamanı önemlidir. Geç karşılaşılmış merhamet bilgiden ibaret kalır, içselleştirilemez; kimi zaman duyarsızlığa, katı kalpliliğe, hatta başkalarının acılarını reddetmeye, küçük görmeye yol açar. Merhamet çocukluk çağında öğrenilmelidir bana sorarsanız. Erken öğrenilmiş merhamet ise hayat boyunca bir kambur gibi taşınacak ezikliğe dönüşür, büyük bir duygudur çünkü. Merhameti zamansızca, erken öğrenen çocuk, içinde o duygu ne zaman uyansa teslim olacak, bu teslimiyeti başkaları tarafından sömürülecek, sonunda kendine acır hale gelecek, hayatı boyunca bu böyle sürüp gidecektir. İnce bir denge ister merhametle başa çıkmak. Ne iyi bir duygudur diye baş tacı edilmeli, ne de kötüdür diye kestirip atılmalıdır. Doğru zamanda merhameti öğrenen çocuk, büyüdüğünde kendinin farkında olan, “daha insan” bir insan olur.

“Daha insan” olmaktan kastım, içsel bir olgunluk elbette, “daha mutlu” olmak demek değil. Açgözlü ve vahşi çağımızın gamsız insan kütlesi için ne kadar gülünç bir eğilim, ne kadar da boş bir çaba. Kemale ermenin basamaklarını tırmanmayı aklından bile geçirmeyen, küçülerek yaşayan bu insan kütlesinin zihninde, hayat belirtisi göstermeyen, sonsuz uykuya yatmış birkaç hücreden ibaret bir şey artık insan olmak. Sanmam ki bu çağın çocuklarının merhametle karşılaşması, zihinlerinde uyuyan o kısır hücreleri uykudan uyandırabilsin.

Orhan Kemal’in Türk edebiyatında genellikle, yoksulluğun çocukların dünyasından anıtsal bir anlatımı olarak değerlendirilen “Çikolata” adlı öyküsü, bana sanıldığı gibi, yoksulluğu değil, merhameti ve onuru derin bir iç sızısıyla öğreten büyük öykülerden oldu.

Büyümeye yol açan duygularla ilk karşılaşmalarımı hatırlıyorum, merhamet ilki değil. (Bir yavru kediye eziyet ettiğim, eziyet ettiğimin farkında olduğum için, yani kötü bir şey yapıyor olduğumu bile bile eziyet ettiğim için uykularımın zehir olmasına neden olan suçluluk duygusu örneğin, ilk büyük duygumdur. El kadar bir sarman olduğunu hayal meyal hatırladığım yavru kedi ölmemişti, ama yaptığım şey geceler boyunca rüyalarımı karanlık bir üzüntüyle, korkuyla ve bu ağır suçluluğa eşlik eden belirsiz bir günah hissiyle doldurdu. Öyle şiddetli bir suçluluk hissediyordum ki, şu satırları yazana kadar kimseye bundan tek kelime söz ettiğimi hatırlamıyorum. Suçluluk çok ağır bir duygudur, belki ondandır, kendimi her şeyden sorumlu, olumsuzluklardan dolayı suçlu hissetmem. Savaştığım bir his olarak benimle birlikte yaşar, ucunda sarı bir yavru kedinin ciyaklamalarının doldurduğu bu duygu.)

Merhameti yaşayarak değil, okuyarak öğrendim. Sadece merhametle değil, birçok duyguyla ilk karşılaşmam okuyarak olmuştur. Bu nedenle okumanın, dolayısıyla edebiyatın gücünün yabana atılmaması gerektiğine, edebiyatın yaşamaktan hiç de geri kalmayacağına inanırım. Ömrümce bir Anna Karenina’yla, bir Madam Bovary’yle, bir Bihter’le karşılaşmadım. Az çok benzerleriyle karşılaştığımda hemen tanıdımsa, bu karakterleri okuduğum için olmuştur. Robinson Crusoe’nunki gibi bir deneyim yaşama ihtimalim yok. Çehov’un memurlarının, sobanın üstünde yatan köylülerinin arasına karışma ihtimalim de. Edebiyatın gücü bana başkalarının hayatını, bizzat ben yaşamışım gibi öğretmeye muktedir oldu. Hayatın en geniş bilgisini edebiyattan aldım.

Yetmişli yıllarda tanıdığım bütün çocuklar, mavi şömizli, Milliyet Çocuk Kitapları’nı okuyorlardı. Hiçbirimizin elinden düşmeyen, sevilesi kitaplardı onlar. O seriden çıkan, kapağında, çok renkli, sevimli, sırtında mücevher dolu bir hazine sandığı taşıyan, hiç de acınası görünmeyen, elinde kazma tutan, hınzır bir çocuk illüstrasyonunun yer aldığı, “Türk Edebiyatından Seçilmiş” üst başlıklı, Çocuklara Hikayeler kitabında okuduğum “Çikolata” beni çok etkileyen bir öykü oldu. (Yeri gelmişken, bir diğeri de Vüs’at O. Bener’in “Havva”sıdır.) Öykünün genel havasına egemen olan nesnellik, Orhan Kemal’in ölçülü karakter kurgusu, bir yan tuttuğunu açıkça ortaya koymayan, okuru dokunaklılığı sayesinde yan tutmaya yönelten üslubu, öykünün içime işlemesine neden olmuştu. Kaç kez okuduğumu hatırlamadığım bu öyküyü tekrar tekrar okurken, yoğurtçunun kızı yerine abla-kardeşe cevap yetiştirdiğimi, kendimi onun yerine koyup iki kardeşle kavga ettiğimi hatırlıyorum.

Bir şekercinin vitrini önünde üç çocuk vardır. Bir abla-kardeş ile yoğurtçunun kızı. Abla erkek kardeşini berbere götürmüş, sonra da kardeşine paralarını birleştirip çikolata almayı teklif etmiştir. Abla-kardeş daha önce çikolata yemişlerdir, tadını bilirler; ama yoğurtçunun kızı hiç yememiştir. Abla-kardeş çikolata alacaklardır almasına da, yanlarında yoğurtçunun kızı da vardır. Çikolatayı hiç tanımadığından emin oldukları bu kızın yanında alıp yemeyi istemezler. Konuşmaya başladıklarında yoğurtçunun kızı hiç altta kalmaz, hatta onları tahrik eder. Sonunda abla-kardeş çikolata alırlar, kıza inat yerler, çikolatanın kağıtlarını da yere atıp giderler. Burnu yere düşse almayan yoğurtçunun kızı arkalarından bakar, alev alev yanan bu kağıtları alır, top yapar, atıp tutmaya, kaygısız görünerek yürümeye başlar, ama sonunda merhamet hissi doruğa ulaşır.

Tıpkı o sarı kedi yavrusuna eziyet ettiğim zamanlarda olduğu gibi, yoğurtçunun kızının onurundan taviz vermemesi, çikolatanın tadına bakmak için yanıp tutuştuğu halde, çok yemiş, hatta bu şekercininkileri beğenmiyormuş gibi davranarak abla-kardeşi tahrik etmesi, bütün bu konuşmalar sırasında zihninden geçen düşünceler beni gecelerce meşgul etti. Benim içimi yoğurtçunun kızının yoksulluğu değil, iki kardeşe kafa tutmaya çalışması yakmıştı, “çek git, konuşma şu pis şımarıklarla” diye söyleniyordum okurken. Yoksulluk, olağan, aşılabilir, o yılların anlayış ve terbiyesine göre utanılmaması gereken, onurla taşınabilir bir durumdu. Ama yoğurtçunun kızının duyguları, hayatta gördüğüm, rastladığım, hatta üzüntü duyduğum yoksullukların hepsinden daha acı vericiydi. Asıl sorun yoksulluk değil, onur ve merhametti çünkü. Edebiyat o anda hayata üstün geliyordu.

Hakkında yapılan değerlendirmelerde her ne kadar yoksulluğun altı çizilse de, bence ana konu yoksulluk değildir bu öyküde, eksiklikten doğan ezikliğin onurla aşılmasıdır. Abla-kardeşin çikolata almak için paralarını birleştirmeleri gerekmiştir. Demek ki onlar da istedikleri zaman istedikleri kadar çikolata yiyebilecek durumda değildirler. Bu öyküyü benim için unutulmaz kılan yoğurtçunun kızının eksikliğini gizleyebilmek için onurundan taviz vermemesi, içi gittiği halde “ucundan verin” dememesi, tatmak için bir çaba göstermeyip aksine bu yiyeceği küçümsemesidir.

Bu öyküde beni merhametle tanıştıran şey neydi diye düşünüyorum.

Dönemin terbiyesine göre başkalarını yiyecekle imrendirmek büyük bir ayıp, hatta günahtı. Uluorta bir şeyler yemek terbiye dışı bir davranış sayılır, çocuklar sık sık yiyemeyenler var diye uyarılırdı. Yoğurtçunun kızının tadını hiç bilmediği bu yiyecek için kapıldığı ezikliği diklenmeye çalışarak aşması içimde derin bir merhamet uyandırmıştı. Bir yiyeceğe imrenen ve bundan eziklik duyan çocuk başlı başına merhamet kaynağıdır zaten. Abla-kardeşin canlarını sıkan da budur, yoğurtçunun kızının yanında çikolata yemeleri halinde, kapılacakları ayıp veya günah fikridir, kıza belli etmeden mırıl mırıl aralarında konuşurlar ve bu günah-ayıp duygusunu aşmaya çalışırlar. Yoğurtçunun kızı sivri diliyle tahrik eder iki kardeşi, onları çikolata almaya zorlar, zihninden geçenleri bildiğimiz ezik bir karakterin umutsuzca diklenmesi gözlerimizi yaşartır. Öyküyü büyük yapan, abla-kardeşin bu yoksul kızın yanında çikolata alıp yemenin ayıp olduğunu bilmelerine rağmen almaları ve yemeleridir.

Merhamet duygusuna kapılmanın yanı sıra, yoğurtçunun kızının kafa tutan, onurlu halini gönülden destekliyordum. Gerçi kendimi yoğurtçunun kızının yerine koyduğumda abla-kardeşle böyle bir mücadeleye girmek yerine oradan uzaklaşmayı tercih edeceğimi aklımdan geçiriyor, yine de yoğurtçunun kızı abla-kardeşin damarına bastıkça seviniyordum.

Ama öykünün sonu beni üzmüştü. Yoğurtçunun kızının abla-kardeşin ardından çikolata kağıtlarını alması, onları avucunda bir top yapıp havaya atıp tutarak oynaması, çevresine yeni çikolata yemiş kaygısız bir görüntü sunması da iyiydi, bir sözüm yoktu. Ama ne zaman kağıt toplarını açtı, kağıda bulaşmış çikolatayı yaladı, işte o zaman insani bir zaafla karşılaşmanın verdiği merhamet patladı içimde, yoğurtçunun kızına o anda çok acıdım.

Bu nedenle öykünün son iki sözcüğünü unutamam.

“yaladı… yaladı…”

 

Yakında, Orhan Kemal’in bu denemeye konu olan “Çikolata” adlı öyküsünde buluşmak üzere…

 

Kaynak: 

Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Büyümenin Türkçe Tarihi, Metis Yayınları, 2007’den alınmıştır.

Yasal Uyarı: Her hakkı www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. http://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.