İlişkiler

Gönülden Gönüllere

Yazan: Gönül Sezer / Eğitimci, PDR – 21.01.2017

Konya Kız İlköğretmen Okulu son sınıfa geçtiğim yaz tatilindeyiz.

Öyle mutluyum ki, yaşım daha 17 olmadan öğretmen olacağım. İçim içime sığmıyor.

Okulda iyi bir öğrenciyim. Büyük bir ihtimalle notlarımın yüksek oluşundan dolayı yüksek öğretmen okulları ya da eğitim enstitülerine seçileceğim.

Sabahları hep çok erken kalkıyorum, çünkü kedi gibiyim. Akşamları da erken yatıyorum. Yatılı okul alışkanlığım yaz tatilinde evde de sürüyor. Ablamla aynı sınıfta yatılı olarak tahsilimize devam ediyoruz. Ağustos sonunda Konya’ya gideceğiz. Stajlar başlayacak. Biz, Konya Gözlü Devlet Üretme Çiftliği İlkokulu’nda staj yapacağız.

Nasıl çabuk geçti seneler. Ankara – Konya arası mekik dokumalar başlayacak. Temmuz ayının son günleri… Hava bayağı sıcak. Ablamla evimizin bahçesinde geçirdiğimiz güzel vakitlerin sona erdiği dakikalar. Babamın eve dönüş saatleri yaklaşmış. Annem ve ablam içeride akşam yemeği hazırlığındalar.

Aile kavramı bizde üst düzeyde. Biz beş kardeşiz. O dönem teyzem de bizde. Babam gelmek üzere. Aslında her akşam üstüaynı heyecanlı dakikaları yaşıyoruz. Evin reisi olan babamı büyük bir ihtimamla karşılıyoruz. Masada her şey tamam.

Annem, üstünü değiştirip yeni bir elbise giyiyor. Saçlarını tarıyor, biraz krem sürüyor. Makyaj lüksü, o kremler. Babam büyük misafir gibi. Kapıda  karşılanıyor. Hepimiz oldukça keyifliyiz. Bu arada ben sofraya arada el atıyorum. Teyzem elime vuruyor, “Gönül, lütfen sofranın intizamını, görüntüsünü bozma!” diye kızıyor. Babam, takım elbiselerinden kurtulup günlük giysilerine kavuşuyor ve yemek merasimi başlıyor. Nasıl güzel bir sofra! Hep birlikteyiz. Abilerim de var. Sofraya oturuyoruz ama babamda bir şey var. Her zamanki o neşeli hali yok, sıkıntılı bir gün geçirmiş gibi.

Annem böyle zamanlarda bize tembih eder. ”Babanız durgun olduğunda sessizce yemeğinizi yiyip bekleyin.” Babam biraz atıştırdı ve sofradan hızla kalktı, eline gazetesini aldı.

İlk kez hepimizi sofrada bırakıp kalkmıştı. Bu, olağanüstü bir durumdu.

Anneme, “Şevkiye, biraz konuşmalıyız”dedi.

Salon gibi olan misafir odamıza geçtiler. Uzun bir zaman orada tartışır gibi bir hava esti. Annem, gözleri yaşlı ve mutsuz bir halde odadan çıktı. Yatak odasına geçti. “Olamaz” diyordu, “olamaz.” Herkeste bir şaşkınlık.

O mutlu yuvamızda bir şeyler değişiyor sanki. Babam ve annemin bu halini ilk kez fark ediyorum. Teyzemle birlikte sofrayı topladık. Bulaşıkları yıkadılar. Abilerim odalarına geçmişlerdi.

Bir müddet sonra babam abilerimi çağırdı.Onlarla da bilmiyorum hararetle ne konuşuyorlardı? Epeyce  kaldılar.Merakla “acaba ne var” diye bekliyoruz. Aslında evimiz bulutla kaplanmış gibi.

Yüreğimde bir sıkışma var… nedensizce… Odanın ara camından içeriyi izliyorum. Dışarıda üşümüş bir yavru kuş gibi içim pır pır ediyor.

Sonra konuşmaları bitti. Küçük abim, şiddetli bir sesle kapıyı vurdu ve evden fırladı gitti. Büyük abim, koltukta yığılmış gibiydi.

Babam bana eliyle işaret etti “Gel kızım, seninle konuşacaklarım var” dedi. Evde annem, ablam varken, babam benle ne konuşabilirdi ki? Niye ben?!

İşte, hayatımın benden alınıp başkaları için yönlendiği o dakikalar…

Babam,

– Otur kızım, ayakta durma! Seninle önemli bir meseleyi paylaşacağım.

dedi.

– Hayırdır baba??

– Gönül, bu konuşacaklarım senin gelecekteki yaşamını ilgilendiriyor. Dikkatle ve itiraz etmeden dinlemelisin.


– Tamam baba, ne oldu? Bir yanlışım mı var?

diyerek endişelendim.


– Hayır kızım, senin bir yanlışın yok ama senin için aldığımız bir karar var.

Artık  iyice  şaşırmıştım, “ne olabilirdi ki?


– Bugün halamlardan bir mektup aldım. Biliyorsun, amcan onların damadı ve onlar da bizden bir kız almak istiyorlar. İstedikleri kız da sensin. En küçük çocukları olan oğulları için, bizden seninle ilgili böyle bir istekleri var ve siz Konya’ya gitmeden Ankara’ya gelmek istiyorlar. Bu işi söz keserek sonuçlandırmak istiyorlar.

Sanırım o gün benim kaderimin kederli, gurbet ve hasret adımları böyleceatılmıştı. Dilim tutulmuştu.


– Ama baba, niye ben??? Evde büyüğüm dururken??? Daha yaşım bu kadar küçükken, niye ben??

– Evet, haklısın ama örf ve adetlere göre ben büyüklerimin sözlerinin üstüne hiçbir şey söyleyemem. Bu konuda yapılabilecek bir şey yok. Artık hareketlerine dikkat etmelisin, sözlü sayılırsın.

Başım dönüyordu. Bundan sonra söylenen sözleri duymadım. Odadan çıktım, bahçeye koştum. Haykırırcasına  ağlıyordum.

Kabul etmiyorum. Ben evlenecek yaşta değilim. Okumak, yüksek tahsil yapmak istiyorum. Örf, adet, ananeye uymayacağım. Ne yaparsanız yapın, bu hayat benim hayatım ve siz benden hayatımı çalamazsınız” diye bağırıyorum,çıldırmış bir vaziyetteyim.

Abim geldi, beni tuttu sakinleştirmek için. Bir şeyler söylüyordu. O an anladım ki, beni hayatlarından çıkardılar. “Ne için??? Neden????” Sorular… sorular… bayılmışım.

Gözlerimi açtığımda, sanki kabus gibi bir rüyadan uyanmış gibiydim.

Yok canım, babam böyle karar alsa da annem istemez. Ablam, ağabeylerim  mani olurlar, bana kıyamazlar. Evet evet, böyle olacak. Ben Mardin’e nasıl giderim? Gurbette, kilometrelerce uzakta nasıl yaşarım. Annemsiz, babamsız, kardeşlerimsiz ne yaparım? Tıpkı kanadı kırık kuş gibi savrulurum.

Tabii bunlar içimden geçenler. Birden odamızdan çıktım. Babam evden ayrılmış. Annemler, evden ölü çıkmış gibi sessiz.


– Anne, sen bana bunu yapmalarına nasıl izin verirsin? Bensiz böyle bir karara nasıl ortak olursun? Ben senin üvey  evladın mıyım? Benden nasıl vazgeçersin?

Boşuna feryatlar boşuna çırpınışlar… O kadar canım yanıyor ki… Her şey kapkara… Yaşantımın son durağı gibi… Tanımadığım, adını bile bilmediğim,görmediğim, benden yaşça oldukça büyük bir insan için seçilmiş olan bir kız çocuğuyum.

Annem, batıda büyümüş ve sonra Mardin’e gelin gitmiş. O kendisi “evet”demiş ve babamla evlenmiş. Oysa ben, seçebilme hakkı elinden alınmış bir halde, evlilik kavramına çok uzak bir zamandayım. “Bu, kaderin bir oyunu olmalı”diyorum.

Bahçeyi kendime sığınma yeri yapmış bir vaziyetteyim. Saatlerce dut ağacının altında oturdum. Hiç kimse, yapabileceklerimin şiddetinden korktukları için olmalı, yanıma gelemiyor.

Gün, ikinci kez batıyor. Gece bastırıyor. Evimizin aşağı bölümündekiracılarımız oturuyor. Solda da Sarıgelin Teyzeler. Beni “Cam Güzelimiz” diyeseviyorlar. Onlara gitmeliyim. Ne yapmalıyım, bilmiyorum.

Sarıgelin Teyze, aşağıdan beni görünce bağırıyor,


– Gönül, Cam Güzelim, niye  yerde oturuyorsun?

Boş boş bakıyorum. Cevap verme gücüm yok gibi…Koşarak basamakları çıkıyor.


– Neyin var, niye burdasın? Kim canını incitti? Aman da kızım ağlamış mı?

Ben, sığınacak limanımı bulmuş gibi, daha fazla ağlayarak SarıgelinTeyze’ye sarılıyorum. Konuşmalarımızı ablam, annem duymuşlar. 

Annem,


– Hoşgeldin komşu, nasılsın?


– Hoş bulmadım komşu, bu kız niye böyle perişan?


– Sonra anlatırım sana, inan şimdi sırası değil.


– Peki, bir  bildiğin vardır Şevkiye Hanım, ben eve döneyim.

Annem,

– Hadi kalk içeri girelim, burada oturarak bu işi çözemezsin. Babana karşı gelemezsin. Ben dünden beri nasıl perişanım…

Annemin yakasına yapışmış bir vaziyette,


– Anne, perişan olmakla olmaz, bir şeyler yap! Yalvarırım beni kurtar! Yalvarırım anne! Sen istersen, babam seni kırmaz. Bu bir şakaydı de, bir çare bul! Hayatımı benden çalmalarına izin verme!

Ellerini yüzüne kapadı.


– Ben bile bu karara hayır diyemem. Amcanlar, akrabalar geri dönüşü olmayan  bu yol için  söz  vermişler canım yavrum, beni anla!

Her şey kaderin alnıma yazdığı bu evlilik oyunuyla değişmiş. Gençliğimin tadını bilemeden, alamadan bir kafesin içine kapatılmıştım.

O arada, mutsuz ve titreyen bir yaprak gibi, gelinliğim üzerimde, elimde bıçak, başım arkada, elimden çekiştirenler var ve her sabah ben, “Bırakmayın, ne olur beni yollamayın” çığlıkları içindeyim. Geceleri yatağımdan kabuslarla kalkıyorum.

Beni uğurlarken, ailemden hiç birinin elini sıkmak istemiyorum, çünkü onlar benden vazgeçtiler.

Yatılı okul bana sığınak gibi geliyor. “Bir an önce Konya’ya gitmeliyiz”diyorum. Ablamla aynı sınıftayız. Konya’dayız. Stajımız ve son sınıf öğretimimiz başlıyor. Dersler devam ediyor. Oldukça yoğun. Derslerimi daha çok önemsiyorum.

Birinci dönem sonu geldi. Bu arada, yatılı okuduğumuz için, benim sözlü olmamla ilgili hiçbir şey okulda konuşulmuyor. Kimse bilmiyor. 

Hafta içi bir kez çarşı iznine çıkıyoruz. Çarşıda gençler, Öğretmen Okulu’nda okuyan kızlara ilgi duyarak takılıyorlar. Ben, gerekmedikçe, ya çıkmıyorum ya da ablam, benim birçok çocuksu hareketimi engelliyor. 

Ben hala evlenmek için seçilmiş olduğum kişiyle yan yana gelmemişim, çünkü hiç merak etmiyorum.

Şubat tatili geldi. Ankara’ya tatil için gittik. Tabii ilk konu, benim nişanımın yapılması. Her şeyin usulüne uygun yapılması, benim tanışma merasimim.

24 Şubat’ta dünürler Ankara’ya geldiler ve Ankara’dan hacca gidecekler. Evde bir telaş var. Annem, ablam Emel, abimler… Ben, odamızdan bile çıkmak istemiyorum. Elim kolum tutmuyor. Gitmeden de her şey resmileşecek. 

25 Şubat günü, babam evden çıkarken bana, akşam için yanlış bir hareket istemediğinin tembihini yaptı. Herkese ültimatom gibi direktiflerini sıraladı, ayrıldı. Gittiğinde saat 9.00 sıralarıydı. Acı içinde bekleyişim başlamıştı.

Ve o ara ev telefonu çaldı. Biraz sonrasında evde feryatlar koptu. Devamı  o  kadar  hazin ki… Asıl kaderim şimdi daha derinlerde yazılacaktı. 

Evde feryat figan… Telefonda babamın kalp krizi geçirerek öldüğü haberini vermişler.

Bu ölüm, yalnızlığa itilmiş bir kız evlat olarak ilk anda bir şok gibi yüreğime oturmuştu. “İşte, şimdi her şey bitti!” demiştim. Üzüntüm ve gözyaşlarım ikiye katlanarak çoğalmıştı.

Ve Ağustos ayı… Nişansız bir nikah ve evlilik…

Sonra dünyaya getirdiğim, geçmişimin acılarını bana unutturan servetlerim… İki evladım, oğullarım…

Onlar, kaderimin odak noktası oldu. Çocuklarımla büyürken, onlarla yeniden okurken, Mardin’in Savur İlçesinde Köy Öğretmenliği yaparken, kendimi işime verdim.

Gelecekte, çocuklarımla aynı zamanda okuyacağım üniversite hayalim için “Nasıl çaba gösteririm?” diyerek, zaman yarattım. Her anlamda farklı eğitim-öğretim faaliyetlerini ilçeye ve köylerine taşıyarak yol aldım. Aradan geçen yıllarda Antalya’nın Manavgat İlçesi köylerinde çalıştım.

Bu arada, 1983 – 1984 öğretim yılı geldi çattı. “Çok erken yaşta ortaokulu bitirmiş olan oğlumun lise tahsilinde yanında yaşamamız gerekiyor.” dedim.

Ve lise için bize Ankara yolu gözüktü. Kararlar aldım. Ankara’ya gitmem gerektiğinin beynimde oluşmuş son kalıplarıydı bunlar ve benim de onlarla birlikte okumayı hayal ettiğim üniversite yolu artık önümüzdeydi. Yaşasın!

Ve yeniden Ankara! Ercan, liseyi bitiriyor. Burslu olarak dershanelere  gidiyor. Onun çalıştığı testlerden iki tane alıyorum. Gece onları çözüyorum. Öğretmenlik yaptığım okuldan gelince yemeğimi ocağa koyup o pişerken konu anlatımlarına bakıyorum.

Ana oğul sınavlara girdik. İkimiz de kazandık. 4 yıl farklı üniversitelerde, farklı alanlarda yaptığımız yüksek tahsil bitti. Ben, bölümümde çift ana dal diploması aldım. Sınıf Öğretmenliği üst tahsilini de ayrıca tamamladım. Master kazanarak tezli yüksek lisansımı bitirdim ve böylece eğitim kariyerim devam etti.

Yeni yeni teklifler geliyordu. Yöneticilik ve MEB Müfettişliği, Earged’te Komisyon Üyeliği ve 6 yıl Eğitim Araştırma ve Geliştirme Başkanlığı’nda yine gece gündüz çalışıyorum. Çok değerli profesörlerimizle, program geliştirme ve ölçme değerlendirme, ders müfredatlarının daha modern hale getirilmesi. Yıl 1992’ler.

Müfettişlik, Kars ili ve Isparta ili merkezde devam etti. Sonra Atılım Üniversitesi Eğitim Kurumları’nda Yönetim, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölüm Başkanlığı…

Ardından kendi eğitim kurumlarım… Şimdi, Gönül Sezer Eğitim ve Güzel Sanatlar Akademisi ile eğitim kulvarında akademik çalışmalarımla çevremi aydınlatmaya devam ediyorum.

Biliyor musunuz, hayatta hiçbir şey için geç değil!

Sizlerle birlikte, 40 yıla sığan eğitimci, müfettiş, akademisyen ve sanatçı kimliklerimle burada yer alabileceğim için gururlanıyorum.

Sevgilerimle…

Yasal Uyarı: Her hakkı www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. https://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

Comments are Closed

Theme by North London MEDIA LTD.