Anasayfa, Kişisel Gelişim

Musee d’Orsay – Paris’te Bir Müze

Yazan: Eser Tığlı – 12.02.2017

Ah Paris! Yaşamımda bir dönüm noktası!

Çocukluğumdan 2011 yılına kadar ne Fransa ne de Fransızca ilgimi çekti. Çocukken televizyonda Fransızca şarkı söylenince kulaklarımı kapadığımı hatırlıyorum.

Ne olduysa 2011 yılında oldu. Herhalde bu dünyadaki yaşam döngülerimin bir veya daha fazlasında, Paris’te deneyimlediğim zamanla barışma vakti geldi. Ve 2011’in Ağustos ayında ilk seyahatimi gerçekleştirdim Paris’e. İlk görüşte aşk değildi, ama geçirdiğim üç günün ardından yüreğim sevdiğinden ayrılmışcasına buruk döndüm İstanbul’a. Çok çok güçlü bir istekle Paris’e yaşamım boyunca hep ama hep geri gelmeyi diledim. O günden bugüne de on kereden fazla gidip geldim Paris’e. “Bilgi ile sevgi el eledir” derler ya, ben de okudukça, bilgi edindikçe, daha da bir bağlandım Paris’e. Tutkuya dönüştü seyahatlerim. Her dönüşte, bir sonraki gidişin hayalini kurdum. Paris, sanat demekti; özen, ince zevk, sergiler, opera, konserler demekti ve kafelerde bir köşede oturup kaybolmak demekti. Bu süreçte pek çok müze gezdim, aynı müzeye sürekli ve süreli sergiler için birden fazla gittiğim oldu.

Bu ilk Paris yazımda, sizlerle bir müzeyi ve o müzedeki bir resmi paylaşmak isterim.

Paris’te en sevdiğim müzelerden biri Musee d’Orsay’dir (Müze Dorse okunur). Paris’in St.Germain bölgesinin Seine nehrine bakan tarafında bulunur.Eski bir demiryolu istasyonunun müzeye dönüştürülmüş halidir ve mimarisi de çok güzeldir. 1800’lerin ortalarında başlayan empresyonizm akımına kadarki sanat eserleri Louvre müzesinde sergilenirken, 1848 – 1914 arası empresyonist ve post-empresyonist tabloların ve heykellerin bulunduğu koleksiyon da Museed’Orsay’de sergilenir.

Müzedeki Gaugin, Renoir, Monet, Manet, Cezanne, Degas ve daha niceleri karşısında, bazen dakikalar geçmesin istersiniz; bazı eserlerin önünden de hızlıca yürür gidersiniz. Çünkü her sanat eseri, sanatçının o eseri yaratırken ulaştığı boyutun titreşimlerini taşır. Sanatçı, bu dünyadaki ruhsal yolculuğu boyunca ulaştığı değişik evrensel boyutları eserlerine nakşeder. Bu sebeple, sanatçıların farklı dönemleri vardır yarattıklarında. Ve siz, beğenip de dakikalarca önünden ayrılmak istemediğiniz sanat eseriyle aslında titreşimsel uyum içindesinizdir. Sanatçının o eseri yaparken ulaştığı boyutu sizin hücreleriniz de biliyordur ve beğeni böyle oluşur. Yani benzer benzeri çeker. Bu sebeple, tek bir sanatçının bile bazı yaratımları sizi çekerken, bazıları sizi iter, hoşunuza gitmez.

Musee d’Orsay’de yüzlerce harika tablo içinde Van Gogh’a ayrılmış odadaki bir tablonun da önünde çakılı kalırım. Müzenin giriş biletinin de üstüne basılı bu tablo, Van Gogh’un 1889 yılında yaptığı nil yeşili otoportresidir. 37 yıllık (1853-1890) trajik yaşamının hangi duygu iniş çıkışında bu resmi yaratmıştır? Arka planda sanki başka dünyalara ait o kıvrımlı fırça darbeleri hangi isyanı barındırır?

Van Gogh’un kardeşi Theo’ya dediği gibi “İnsanların söylediği ve benim de inandığımkişinin kendini bilmesinin zor olduğudur. Ama kişinin kendini resmetmesi de bir o kadar zordur. Bu zorluğa rağmen Van Gogh, kısacık yaşamında 30’dan fazla otoportresini yapmıştır. Bu resimlerde onun insan ve sanatçı olarak nasıl geliştiğini görmek mümkündür.

Van Gogh’un bu tablosuna bakarken, pek çok kişinin kendi suratına, özellikle de gözlerine aynada dikkatlice bakmayı bile ne zor bulduğunu düşünürüm. Dikkatli bakış, sorgulamayı gerektirir, sorgulama sizi derinlere götürür ve oradaki “ben”le her zaman barışık olmayabilirsiniz.

Ve yine bu resim karşısında, “Ben kendime ne renk giydirirdim?” diye düşünürüm. Her Musee d’Orsay’e gidişimde, farklı “ben”in farklı renkleri olur. Pembe, sarı, mor …

Her rengin bir sesi vardır. Her sesin de bir rengi. Van Gogh’un bu resmi, Brahms’ın 1. PiyanoKonçertosu‘nun başlangıcında, tam piyanonun devreye girdiği ve duyguların tablodaki kıvrımlar gibi coştuğu anı getirir aklıma. Ve bir sonraki Paris’imi ve içsel yolculuğumdaki bir başka durağı iple çekerim.

EK BİLGİLER

Adres: Musee d’Orsay – 1 Rue de la Legion d’Honneur 75007

Ziyaret saatleri: Salı, Çarşamba, Cuma, Cumartesi, Pazar 9.30 – 18.00 arası açık. 
                              Perşembe: 9.30 – 21.45 // Pazartesi günleri kapalıdır.

Ücret: Sürekli ve Süreli sergiler için ücret 12 Euro’dur. Her ayın ilk Pazar günü ücretsizdir.

Ulaşım:

Metro: 12 no’lu (yeşil) metro hattına binip, Solferino istasyonunda ineceksiniz ve dışarı çıkıp nehir tarafına doğru 2 – 3 dakika yürüyeceksiniz.

Otobüs: 24, 63, 68, 69, 73, 83, 84, 94 no’lu otobüsler. Durakta otobüs hat çizelgesine bakarak oku takip edip doğru yöne giden otobüse bindiğinizden emin olun. Bileti şoförden de alabilirsiniz. Otobüs içindeki küçük aygıta bileti okutmayı ihmal etmeyin.

*Müzenin içindeki CAFÉ CAMPANA’da bir kahve molasını tavsiye ederim. Dekorasyonu pek hoştur.

Yasal Uyarı: Her hakkı www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. https://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

Comments are Closed

Theme by North London MEDIA LTD.