Anasayfa, Gezi

Tevfik Fikret’in Evi – Aşiyan Müzesi

Yazan: Simge Gökyar – 27 Haziran 2022

Pırıl pırıl bir İstanbul gününde Aşiyan Müzesi’ni ziyaret için yola koyulduk. Arabayla çok da uzun sürmeyen bir yolculuk sonrası önce Aşiyan yoluna vardık. Arabayı park edip yokuşu yaya olarak çıktık. Hava sıcak olmasına rağmen o yolda öyle gür ağaçlar, öyle cıvıl cıvıl kuş sesleri vardı ki, muhteşem hissettirmiş ve yokuşu daha doyasıya çıkmamızı sağlamıştı. Daracık bir yoldu ama, biliyordum ki, yokuşun sonuna geldiğimde bacaklarımın yorgunluğuna değecek bir manzarayı deneyimlemiş olacaktım. Nitekim öyle oldu. En tepeye çıktım, evin girişine adımımı attım ve ağzım bir değil üç beş karış açıldı. Ne güzeldi manzara, bütün Boğaz ayaklarımın altına serilmiş gibiydi. Tertemiz ve güneşli bir hava, üşütmeyecek kadar hafif bir esinti, Boğaz ve bir villa.

Evin dışında bolca fotoğraf çektikten sonra sıra, bir zamanlar Tevfik Fikret’in yaşadığı, hatta mimarisini de kendisinin çizdiği evini gezmeye geldi.

Birkaç merdiveni tırmanarak girdiğimiz villada öncelikle bizi bir güvenlik görevlisi karşıladı. Müzeyle ilgili birkaç kuralı söyledikten sonra, ziyaretimizin daha anlamlı ve kalıcı olması ve bu evin hatırasının ve içinde bulacağımız eşyaların geçmişinin daha iyi anlaşılabilmesi için ‘Aşiyan Müzesi’ adlı uygulamayı cihazlarımıza indirebileceğimizi belirtti.

Sonunda Farsça ‘’Kuş Yuvası’’ anlamına gelen ‘’Aşiyan’’ ismini eve Tevfik Fikret’in kendisinin verdiği yapının içerisindeydik. Kulağımda kulaklık, uygulamanın bilgilendirmeleri doğrultusunda gezmeye başladım.

İlk gördüğüm sağdaki koltuklardı. Sonra şöminenin yer aldığı minnacık bir oda vardı, ona geçtim. Bu oda, Tevfik Fikret’in, babası Hüseyin Efendi’ye ayırdığı bölümdü. Soldaki duvarda babasını çizdiği bir yağlı boya tablosu vardı, sağda ise şömine. Sade ama titizlikle döşenmiş, hoş bir odaydı doğrusu. Tevfik Fikret’in balmumu heykelinin durduğu tarafta bir sürü fotoğraf bulunuyordu. Bunlar, 1893 doğumlu oğlu Haluk’unmuş. Oğlu, ‘’Haluk’un Defteri’’ adlı kitabındaki şiirlerinde hayal ettiği gençliğin sembolüdür. Ayrıca bir detay da, balmumu heykelin giysileriydi. Gayet titiz giyindiğini fark edince şaşırdım doğrusu. Ancak asıl dikkatimi çeken ise kocaman bir tablo oldu. Abdülmecid tarafından yapılmış ‘Sis Tablosu’. Belli bir uzaklıktan bakıldığında belli belirsiz görünen İstanbul’un sisler içinde kalmış silüeti… Tabloya gizlenmiş Ayasofya Camii, Süleymaniye’nin kubbesi ve minareleri, Galata Kulesi, bir martı uçarken… Mistik, büyüleyici, bana açıkçası birazcık karamsar bile gelmiş olan bir havası vardı tablonun. Bu tabloyu da geçtikten sonra bir odaya girdim. Edebiyat-ı Cedide Odası’na. Gözüme ilk çarpan, sol duvardaki isimler oldu. Bir yandan uygulamadan dinlediğim kadarıyla bu isimler, Edebiyat-ı Cedide, diğer bir adıyla Yeni Edebiyat akımı içinde bulunan isimlermiş. Tanzimat edebiyatının ışıltısının sönmekte olduğu bir dönem yaşanırken Recaizade Mahmut Ekrem’in, Servet-i Fünun dergisinin başına Tevfik Fikret’i getirmesi üzerine, onun etrafında toplanan zamane gençleri imiş bu isimler. Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf ve birçokları… Benim bu odada ilgimi çeken asıl şey duvardaki kalem işi motifler oldu. Restorasyon esnasında, Tevfik Fikret’in bu odadaki bir fotoğrafı baz alınarak aynı desende yenilenmiş. Ayrıca Tevfik Fikret’in evdeyken kendi tasarımı olan giysilerini giydiği gerçeği de hem şaşırttı hem de kendisinin sanatsal oluşunun giydiği kıyafete bile yansımış olması hoşuma gitti.

Koridora çıkıp merdivenlerin kenarına geldiğimde yeni bir tabloyla karşılaştım. Buradaki birkaç tablo gibi bu da Abdülmecid’in fırçasından çıkma. Adı ‘Küçüksu Tablosu’ imiş. Çok güzel kullanılmıştı renkler, estetik duruyordu.

Koridorun devamında iki oda vardı: Abdülhak Hamit Tarhan 1 ve 2. oda. Birinci odada kocaman bir portre duruyordu, yine Abdülmecid tarafından çizilmiş. Çalışma masasının üzerinde 3 tablo, her biri Tarhan’ın eşleri. Ve odanın içine dağılmış ilaç, saç tutamı gibi minik detaylar… İkinci odada ise madalya ve nişanları sergileniyordu.

Bir üst kata çıktığımda içine ilk girdiğim oda Tevfik Fikret’in çalışma odası oldu. Çok ilgi çekiciydi. Hem mimarisinin aslında içerdiği anlam bakımından, hem Tevfik Fikret’in ‘‘Şermin’’, ‘‘Haluk’un Defteri’’, ‘‘Rubab-ı Şikeste’’ gibi önemli eserlerini bu odada yazmış olmasından, hem de evdeki kimseyi rahatsız etmeden evden çıkabilmek için yaptırdığı köprüden dolayı. Önünü Batı’ya, arkasını ise Doğu’ya vermeyi sembolize etmiş. Yaptırdığı köprüyü içeriden tam olarak görememiş olsam da, ailesini rahatsız etmek istemeyecek kadar incelikli davranması ve bunun için evinde değişikliklere bile gidebilecek olması, bana ne kadar düşünceli bir adam olduğunu anlattı.

Hatta bu küçük detay, gezi esnasında en aklımda kalan yapı oldu. Ayrıca çalışma masasından yatak odasına kolay bir geçiş için yaptırdığı kapı da güzel bir düşünce olmuştu bence. Çalışma masasının batı cephesinde ise bir kitaplık ve Tevfik Fikret’in kendi çizimi bulunuyordu. Bir kez daha ne kadar yetenekli biri olduğunu anladım portresine bakarken. Yatak odası sadeydi. Yatağın tam karşısına konmuş kocaman Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi hariç…bu resim, bütün odayı sofistike bir hale sokuyordu zaten. Tam bu yatakta vefat etmiş olması biraz hüzünlenmeme neden oldu açıkçası, hele de 48 kadar erken bir yaşta gittiğini öğrendiğimde… Bir de yatağın kapıya yakın tarafında duvarda bulunan bir maske vardı ki anlatmadan geçemeyeceğim. Avrupa’da çokça rastlanılan ‘ölüm maskları’ nın Türkiye’deki ilk örneği. Tevfik Fikret’in yakın dostu, Türkiye’nin ilk kadın ressamı, aynı zamanda Atatürk’ün portresini yapan ilk Türk ressam Mihri Müşfik Hanım tarafından yapılmış. Atatürk de işine hayranmış Fikret’in. Bunu, o öldükten sonra katıldığı anma töreninde anı defterine yazdığı ‘’Anısı çevresinde bulunmakla övünen, Fikret’i taparcasına sevenler’’ sözüyle de anlamak mümkün. En alt kata merdivenlerden inmeden hemen önce duvarlardaki resimlere göz attığımda fotoğrafların Galatasaray takımının kurulması sırasında çekildiğini fark ettim. Tevfik Fikret’in aynı zamanda Galatasaray Lisesi’nin efsane müdürü olduğunu da burada öğrendim.

Bodrum katta Şair Nigâr Hanım’ın odası bulunuyordu. Yıllarının çok ötesinde bir kadınmış. 7 dil konuşabilen bir entelektüel, yurt dışından da olmak üzere önemli şahsiyetlerin gelip Nigâr Hanım’ın ‘’Salı toplantıları’’nı dinlediği, piyanosunun sesini duymak için can attığı bir isim… İlk eseri olan “Efsus”, Türk edebiyatında bir kadının yazdığı ilk şiir kitabıymış. Batı ekolüyle büyütülmesine rağmen fikir bakımından Doğu’ya daha yakın kalmış.

Bahçeye geri çıkıp arkaya doğru merdivenleri tırmanınca içeriden fark edilmeyen o köprünün tam karşımda bulunduğunu fark ettim. Gerçekten benim aklımda en çok yer edinen ve en çok sevdiğim bu köprü oldu sanırım. Ayrıca arka taraftaki bankların hemen önünde kuyumsu bir oyuk vardı, yapay havuz oluşturuyormuş… O sıra içerisinde su yoktu ama eminim ki dolunca çok güzel bir görüntüye sahip oluyordur.

Sonuç olarak, ben hiç beklemediğim bir sürprizle karşılaşmış oldum; gerek manzarasıyla gerek mimarisiyle beni büyüleyen Aşiyan Müzesi’nin gezilip görülmesi gereken bir yer olduğunu düşünüyorum. İyi ki gitmişim!!

Yasal Uyarı: Her hakkı www.superergen.com’a ait olan özgün içerik, Fikir ve Sanat Eserleri ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. https://www.superergen.com adresine çalışır durumda link verilerek alıntı yapılabilir.

Comments are Closed

Theme by Anders Norén